Güncel Yazılar
ÜRETMEDEN TÜKETMEK NEREYE KADAR?
Üretmek insan kadar toplumların ve ülkelerin de önemli bir sorunudur. Nasıl üretmeyen insan bir süre sonra tembelleşir, fakirleşir, kendini geliştiremez ve diğer bireylerden ve sevdiklerinden soyutlanır ve uzaklaşırsa benzer durum toplumlar ve ülkeler için de geçerlidir.
Dünyada hiçbir büyük ülke üretmeden sadece tüketim, ticaret, finansman veya diğer hizmetler sektörü ile gelişebilsin ve kalkınabilsin. Bu ekonominin tüm kanunlarına ters bir durumdur. Peki ters de neden bu konuda ülke yöneticileri hatalar yapıyor? Cevap çok kolay, üretmek fedakarlık isteyen, bilgi isteyen, plan-program isteyen ve sabır isteyen zor bir süreçtir de ondan.
Küçük ölçekli ülkeler (nüfusu 5-10 milyon düzeyinde olan) ticaret, finansman ve hizmetler sektörüyle kalkınabilir veya gelişmişlik düzeyini koruyabilirler.
Son dönemlerde AB’de bazı ülkelerin ciddi düzeyde yaşadığı ekonomik krizlerin temelinde de bu ülkelerin uzun bir süredir üretim toplumundan hızla uzaklaşarak tüketim toplumuna dönüşmelerinden ve kalkınmalarını sadece ticaret, turizm, finansman gibi hizmetler sektörüyle sürdürebileceklerini sanmalarından kaynaklanmaktadır. Böylece bu ülkeler üretimi ihmal etmekte aynı zamanda ar-ge’yi, teknolojik gelişmeyi, ekonomik büyümeyi ve istihdamı da ihmal etmiş olmaktadırlar. AB’de ekonomik krizin etkisinde olan ve hatta iflas aşamasına gelen ülkelerin ekonomik yapılarına bakıldığında ar-ge faaliyeti olmadığı için bilgi ve teknoloji üretiminin durma noktasına geldiği, üretim alanında yeterli ve nitelikli personelin gittikçe azaldığı, üretim alanlarındaki eğitim kurumlarına ilginin yavaşladığı hatta durma noktasına geldiği görülmektedir. Sonuç olarak da bu ülkelerin ciddi cari açıklar, bütçe açıkları (üretim olmadığı için vergi gelirlerinde ciddi azalmalar), yüksek kamu borçları ve yüksek işsizlik oranlarıyla boğuştuğunu görmekteyiz.
Yine önemli ekonomik ve sosyal krizleri ya hiç etkilenmeden veya düşük zararlarla atlatıp ayakta kalan ve yollarına devam eden ülkelerin üretime ve sanayiye büyük önem verdiğini, bu sektörleri devletlerinin ciddi teşvik tedbirleriyle teşvik etkilerini görmekteyiz. Dolayısıyla dünyada Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya, Almanya, Fransa gibi ülkelerin ekonomik krizlerden diğer ülkelere oranla daha az oranda etkilenmelerinin veya etkilenmemelerinin nedenlerinden en önemlisinin bu ülkelerde üretimin yani sanayi sektörlerinin çok güçlü olmasından kaynaklanmaktadır.
Bana göre devletler üretimi teşvike halkını bu konuda eğiterek başlamalıdır. Bu konuda eğitim sistemini, teşvik politikalarını, dış ticaret rejimini, kredi politikalarını, yatırım politikalarını yeniden düzenlemelidirler. Hatta hizmetler sektörünü büyük ölçüde (nitelikli sektörler hariç) teşvik sisteminden çıkartarak buradan sağladıkları teşvikleri sanayi sektörüne belirli stratejik planlar doğrultusunda vermelidirler. Çünkü hizmetler ve ticaret sektörü varlığını büyük ölçüde sanayi sektörüne borçludur. Sanayi sektörlerinin ürettiklerinin halka çeşitli yollarla ve yöntemlerle ulaştırılmasına aracılık etmektedirler. Dolayısıyla katma değer yaratmakta sanayi sektörünün yarattığı katma değerden nemalanmaktadırlar. Hem de sanayi sektörüne nazaran daha yüksek kar marjlarıyla. Yani bir nevi fırsatçılık yapmaktadırlar. Bir de bunların devlet kaynaklarıyla teşvik edilmesi doğru olmamaktadır. O nedenle bir ülkede sanayi sektörü desteklenip geliştiğinde onun tamamlayıcısı olan ticaret ve hizmet sektörü de gelişmektedir. Bu konuda özel alanlar dışında ticaret ve hizmetler sektörünün devlet eliyle de teşvik edilmesi yanlıştır. Yani başkalarının (başka ülkelerin) ürettiklerini pazarlayan tüccar rolünden bir an önce çıkmalıyız.
Şükürler olsun ki hükümetimiz de uzun süre yaptığı hatayı anlayarak hatadan dönme erdemini göstermiş ve yerli üretimi, sanayi üretimini ve ar-ge’yi destekleyici argümanları devreye sokmaya başlamıştır. Gerçi buna, yüksek büyüme rakamlarına karşın, esas istihdam sağlayan üretim sektörünün ihmal edilmesi sonucu ortaya çıkan kronik yüksek işsizlik ve yüksek cari açık neden olmasına rağmen hatadan dönmek bir erdemdir.
Bu yeni teşvik sistemlerinin sanayi ve tarımsal üretimi temel alan düzenlemelerin ve hatta hükümetin yakın zamanda yerli girdi kullanımını teşvik eden genelgelerinin etkilerini orta vadede göreceğimizi umuyorum.
Ve sözlerimi ne mutlu tüketenlere ama ürettiklerini tüketenlere diyerek bitiriyor ve saygılarımı sunuyorum.
Dünyada hiçbir büyük ülke üretmeden sadece tüketim, ticaret, finansman veya diğer hizmetler sektörü ile gelişebilsin ve kalkınabilsin. Bu ekonominin tüm kanunlarına ters bir durumdur. Peki ters de neden bu konuda ülke yöneticileri hatalar yapıyor? Cevap çok kolay, üretmek fedakarlık isteyen, bilgi isteyen, plan-program isteyen ve sabır isteyen zor bir süreçtir de ondan.
Küçük ölçekli ülkeler (nüfusu 5-10 milyon düzeyinde olan) ticaret, finansman ve hizmetler sektörüyle kalkınabilir veya gelişmişlik düzeyini koruyabilirler.
Son dönemlerde AB’de bazı ülkelerin ciddi düzeyde yaşadığı ekonomik krizlerin temelinde de bu ülkelerin uzun bir süredir üretim toplumundan hızla uzaklaşarak tüketim toplumuna dönüşmelerinden ve kalkınmalarını sadece ticaret, turizm, finansman gibi hizmetler sektörüyle sürdürebileceklerini sanmalarından kaynaklanmaktadır. Böylece bu ülkeler üretimi ihmal etmekte aynı zamanda ar-ge’yi, teknolojik gelişmeyi, ekonomik büyümeyi ve istihdamı da ihmal etmiş olmaktadırlar. AB’de ekonomik krizin etkisinde olan ve hatta iflas aşamasına gelen ülkelerin ekonomik yapılarına bakıldığında ar-ge faaliyeti olmadığı için bilgi ve teknoloji üretiminin durma noktasına geldiği, üretim alanında yeterli ve nitelikli personelin gittikçe azaldığı, üretim alanlarındaki eğitim kurumlarına ilginin yavaşladığı hatta durma noktasına geldiği görülmektedir. Sonuç olarak da bu ülkelerin ciddi cari açıklar, bütçe açıkları (üretim olmadığı için vergi gelirlerinde ciddi azalmalar), yüksek kamu borçları ve yüksek işsizlik oranlarıyla boğuştuğunu görmekteyiz.
Yine önemli ekonomik ve sosyal krizleri ya hiç etkilenmeden veya düşük zararlarla atlatıp ayakta kalan ve yollarına devam eden ülkelerin üretime ve sanayiye büyük önem verdiğini, bu sektörleri devletlerinin ciddi teşvik tedbirleriyle teşvik etkilerini görmekteyiz. Dolayısıyla dünyada Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya, Almanya, Fransa gibi ülkelerin ekonomik krizlerden diğer ülkelere oranla daha az oranda etkilenmelerinin veya etkilenmemelerinin nedenlerinden en önemlisinin bu ülkelerde üretimin yani sanayi sektörlerinin çok güçlü olmasından kaynaklanmaktadır.
Bana göre devletler üretimi teşvike halkını bu konuda eğiterek başlamalıdır. Bu konuda eğitim sistemini, teşvik politikalarını, dış ticaret rejimini, kredi politikalarını, yatırım politikalarını yeniden düzenlemelidirler. Hatta hizmetler sektörünü büyük ölçüde (nitelikli sektörler hariç) teşvik sisteminden çıkartarak buradan sağladıkları teşvikleri sanayi sektörüne belirli stratejik planlar doğrultusunda vermelidirler. Çünkü hizmetler ve ticaret sektörü varlığını büyük ölçüde sanayi sektörüne borçludur. Sanayi sektörlerinin ürettiklerinin halka çeşitli yollarla ve yöntemlerle ulaştırılmasına aracılık etmektedirler. Dolayısıyla katma değer yaratmakta sanayi sektörünün yarattığı katma değerden nemalanmaktadırlar. Hem de sanayi sektörüne nazaran daha yüksek kar marjlarıyla. Yani bir nevi fırsatçılık yapmaktadırlar. Bir de bunların devlet kaynaklarıyla teşvik edilmesi doğru olmamaktadır. O nedenle bir ülkede sanayi sektörü desteklenip geliştiğinde onun tamamlayıcısı olan ticaret ve hizmet sektörü de gelişmektedir. Bu konuda özel alanlar dışında ticaret ve hizmetler sektörünün devlet eliyle de teşvik edilmesi yanlıştır. Yani başkalarının (başka ülkelerin) ürettiklerini pazarlayan tüccar rolünden bir an önce çıkmalıyız.
Şükürler olsun ki hükümetimiz de uzun süre yaptığı hatayı anlayarak hatadan dönme erdemini göstermiş ve yerli üretimi, sanayi üretimini ve ar-ge’yi destekleyici argümanları devreye sokmaya başlamıştır. Gerçi buna, yüksek büyüme rakamlarına karşın, esas istihdam sağlayan üretim sektörünün ihmal edilmesi sonucu ortaya çıkan kronik yüksek işsizlik ve yüksek cari açık neden olmasına rağmen hatadan dönmek bir erdemdir.
Bu yeni teşvik sistemlerinin sanayi ve tarımsal üretimi temel alan düzenlemelerin ve hatta hükümetin yakın zamanda yerli girdi kullanımını teşvik eden genelgelerinin etkilerini orta vadede göreceğimizi umuyorum.
Ve sözlerimi ne mutlu tüketenlere ama ürettiklerini tüketenlere diyerek bitiriyor ve saygılarımı sunuyorum.